ANADOLU EKSPRESİ: Ankara-İstanbul arası yalnız gecelere açılan bir kapı

“İyi ve kötü trenlerde yolculuk ettiler. Bir trende, istasyonda durdukları zaman ışıklar sönüyordu. Bazen saatlerce karşı yönden gelen treni bekliyorlardı karanlıkta… Her şeye razı oluyorlardı. Genç gazeteciye adresleri olmadığını söylemeye utanmışlardı. Oysa, treni adres olarak gösterebilirlerdi. Nasıl düşünmemişlerdi bunu? İnsanın bir evden tanışırken nasıl eski evine yeni adresini bırakırsa, öyle…” (Tutunamayanlar, 715-6) 1996 yılında üniversiteyi kazandığımda memleketin doğusuna – ki bir İstanbullu için Yalova’dan ötesidir, ilk yolculuğumu trenle yapmıştım. Aynı üniversiteyi birlikte – ve bir başımıza, kazandığımız – ve yıllar sonra Londra’da yine aynı ıssızlıkta buluştuğumuz, mahalleden bir arkadaşımla birlikte çıktığımız bu gece yolculuğu bir tür evsizlik halinin başlangıcıydı aslında. Yıllar sonra idrak edecektik. Bundandır, öğrencilik yıllarında bir evden diğerine taşınıp dururken mesken tuttuğumuz gece trenlerini adres olarak gösterebileceğimizi biz de düşünememiştik.

Bu yolculukların itina edilmesi gereken bazı teferruatları vardı. Geçmiş deneyimlerden kulağımıza çalınan bir nasihate göre gece trenleri kışın çok sıcak yazın ise çok serin olurdu. Ve memleketin bazı konularda geçen zamana rağmen değişmemiş olacağına dair kuvvetli bir inançla sıkıca tembihlenmiş ve haklı da çıkmıştı. Kışın ince bir içlik yazın ise baharlık bir ceket bu yolculukların vazgeçilmezleri olarak çantalarımızdaki yerlerini her daim korudular. Tüm diğer teferruatlarıyla birlikte bu yolculuklar gizemli ayinleri andıran bir tortu bırakırdı insanda. Tren gecenin karanlığında Ankara’dan yola çıktığında sanki bir kapı kapanır, zamanın akmadığı bir mekânda muhabbet meydanı kurulur, dertli evsizliğimizden süzülen hayata dair sır demini aldığında günün ilk ışıklarında İstanbul’a çıkılırdı. Kadıköy-Karaköy vapur seferi ya da Kızılay-Gar arası yürüyüşler ise eşikteki bu yolculuğa hazırlık seremonileriydi. İnsan her yolculukta evsizlik hallerine dair biraz daha olgunlaşır, sebat etmeyi öğrenirdi.

Yolculuğun bende bıraktığı bu tortu nedeniyle Ankara’da kaldığım on yıl boyunca Ankara-İstanbul arası med-cezirlere hep bir gece treniyle çıkmaya gayret ettim. Aynı tortunun peşindeki küçük cemaatimizin tercihi Anadolu Ekspresi’ydi. 22.00’de kalkan tren hem ucuz hem de daha ucuz olan Doğu Ekspresi’ne göre daha vakitliydi – Ankara-İstanbul arasını 18 saatte almışlığımız da vakidir nitekim. Diğer yandan, 23.30’da kalkan Fatih Ekspresi ise gereğinden fazla telaşlı… Hem, nasıl demeli şimdi, biraz daha orta-sınıf yolluların işiydi. Zira, onlar trene biner binmez uykuya dalmayı, bir an ve bizden evvel İstanbul’a varmayı arzu eden – ve elbette ki bu lüksün farkını ödemeye razı, kimselerdi. Biz ise çantalarımızı bıraktıktan sonra yolculuğun büyük kısmını geçireceğimiz yemekli vagonu mesken tutar, en erken Fatih Ekspresi bizi geçene kadar yolculuğumuza masa başında devam ederdik.

Gece yolculuğu eşiğinde beliren evsizler cemaatimizle diğer yolcular arasında zımni bir sözleşme vardı sanki. Durağan hayatlarında belki de tahammül göstermeyebilecekleri kimi hüzünlü-şen hallerimiz gece yapılan bu seyahatlerde kaçak bir tebessümün gölgelediği çatık kaşlarla sineye çekilirdi en fazla. Ne de olsa hepimiz bilirdik ki trende bir gece müesses nizamlardan muaf garip bir alan açardı yolcularına. Bazen çekindiğimiz bir hocamızın ilkokul arkadaşına tesadüf eder kanyak kadehi tokuşturur bazen de yolculuğa Eskişehir’den katılan arkadaşları misafir ederdik masamızda. Bazense…

***

Ben bu memlekette kendimi en çok Anadolu Ekspresi’nin yemekli vagonunda evde hissettim. Bu nedenle, 6 yıllık bir ayrılıktan sonra yine bir evsizlik haliyle Ankara’ya kes(k)in dönüş yaptığım şu günlerde beni en çok bunaltan bu yolculuklardan mahrum bırakılmış olmak. Her türlü mekaniğin en hızlısına korkunç estetiksiz bir iştah duyanların kurbanı oldu zamansız-mekânımız. Biz, dünün tün yolcuları, ister miydik ki Ankara-İstanbul arası mesafenin bir geceden kısa düşmesini.

Ama belki… Bazen de bir rüyadır ya tüm çektiklerimiz… Şimdi, zaten yok bir tren penceresinden bakarken…

***

Memleketin toplumsal yaşamında gece treni yolculuklarının müstesna yerine dair denk gelmesi pek muhtemel olmayan izleesinler…

Haluk Şahin’in 1989 yılında babasıyla birlikte doğduğu köye yaptığı seyahatten hikâyeleştirdiği Ağrı’ya Dönüş romanından Tunca Yönder tarafından aynı adla 1993 yılında sinemaya uyarlanan film 1930’larda geçen bir gece yolculuğunu 1980’lerin Türkiye’sinde bir diğerinden hatırlarken memleketin halen güncel tansiyonlarına temas ediyordu.

Bir diğer film ise daha az bilinir Yolculuk. 1992 tarihinde düzenlenen 4. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde video yapım dalında birincilik ödülü alan Melih Kançelik’in filminde ise bir kompartımanda bir araya gelen beş kişinin yol boyunca birbirlerini merak eder ama tanımaya yanaşmaz ilişikliklerini izleriz. Gece, yarısına vardığında tren “tedirginlik” istasyonunda tüm saatlerle birlikte durur. Anlardan 11 Eylül’ü 12’ye bağlayan gece, yıllardan Eylül’dür.

Yazan: Besim Can

Benzer haberler:

Yorum Yaz

124 / 2,627